Dünyada hiçbir fert gösteremezsiniz, huzur ve refah içinde yaşamak istemiyorum desin. Menfaat sınırının bittiği yerde her canlı hırçınlaşır ve müdafaaya çekilir, kendini savunur. Bu savunma mekanizması bitki ve ağaçlarda dahi görülür. Misalin üzerine gelen kendinde daha fazla gelişen daldan uzaklaşan fidanlar buna örnektir.
Fakat çok kurnaz ve başkasının sırtından geçinmeyi alışkanlık haline dönüştüren ve bunun rahatlığına abone olan şahıs olsun, devlet olsun, bu hayatı idame ettirmek ister. Dünyada sömürü düzeniyle yüzyıllarca yaşamış, nüfusu küçük, değişik dalaverelerle ününü büyüten devletler, inanç felsefesini de çok iyi kullanmasını bilirler. İngiltere yüzyıllarca Medeniyetler İttifakı adı altında olmasa bile değişik taktikler ve isimlerle dini çok güzel kullanmıştır ve hâlâ da kullanmaktadır.
Afrika ve Güney Amerika kıtalarına ayak basan Avrupalıların yerli halkın eline birer İncil tutuşturarak onların yer üstü ve yeraltı zenginliklerini aldıklarını, cesur ve satılmamış yazarların tarih kitaplarında ve hatıratlarında öğrenmek mümkün. Bir zamanlar üzerinde güneş batmayan imparatorluk, şimdi bir adaya sıkışmış eski günlerin hayali ve arzusuyla kıvranırken, geçmiş zamanın refahını bulamayınca başka başka taktik uygulayarak ve bazen de hırçınlaşarak fitne, fesat ve hatta savaş mekanizmasını kullanmaktan hiç çekinmemektedir. Etrafımıza baktığımızda olan ve devam eden bütün savaşların altında Avrupa devletlerinin Ali Cengiz oyunlarını görürüz.
İngiliz casusunun itirafları adlı bir kitapta şunları yazıyor:
İngilizler 1600’lü yıllarda Hindistan'a ticaret yapmak maksadıyla Kalküta şehrine girdi. Ekber Şah bozuk itikatlı bir kimse olduğundan bu zaafından yararlanmak maksadıyla, Hindistan’da bulunan değişik inanç ve dinlerin karışımı bir din yaratmak için çalıştı ve hatta “Din'i ilahi” ismini verdiği bir din ilan etti. Yıl 1582, Ekber Şah'ın dinine temayül edenler bastacı edildi. İngilizlerin aldığı arazileri korumak için askerler getirdiler ve işgal yavaş yavaş başlamış oldu. Osmanlı İmparatorluğu'na da benzer ve başka bir taktikle girdiler (kapitülasyonlar) ve bir nebzede başarılı oldular.
Başka bir taktikleri dikkate değer manzara sergiliyor. Yine bir casusun hatıralarında, “Hükümdarları zulüm ve diktatörlük yapmaya teşvik etmeliyiz. Siz Allah'ın yeryüzünde gölgesisiniz. Sizin her emriniz ve uygulamanız Allah tarafından ödüllendirilir” diye, halkın isyanı için ne lazımsa hepsini yaptırdıkları belirtiliyor.
Ortadoğu'da Avrupalıların oynadığı entrikalar yazmakla bitmez. Bahailik'de bir İngiliz propagandası ve desteği ile gelişen ve doğan bir İslam'a yamanan Arabistan doğumlu mezheptir. Bağdat'ta 1863 yılında ilan edilen bu din yahut mezhep, incelenmesi ve araştırılması gereklidir.
Medeniyetler yahut dinler ittifakı projesi diye aldatıcı planlara fazla itibar edilmemelidir. Bütün ilişkiler, devletlerin menfaat ve çıkarları doğrultusunda gelişir. Dostlukların temeli, duygusal ve dine dayandırılmamalıdır. Aynı anda her şey birbirine bağlı olarak gelişen dostluklar, kültürel bağları içice olan toplulukların uzun dostlukları ve sağlam beraberlikleri olur.
Aynı din ve inanca sahip olan topluluklar yahut devletler bile yıllarca birbirleri ile savaşıyorlar ve binlerce vatandaşını öldürüyor yahut öldürtüyor. Demek ki din ve mezhep de pek birleştirici olamıyormuş. İttifak ve akitler hep çıkarlar gözetilerek yapılıyor.
Ben, şahsi düşüncem de, komşumuz Yunanistan'a hiçbir zaman kin ve düşmanlık duymadım. Yıllarca beraber çalışmamızın belki etkisi vardır. Fakat aşırı uçlar hariç onlarda da Türkiye ve Türklere pek kin ve düşmanlık besleyenine rastlamadım. Eğitimde alınan derslerin ve söylevlerinde büyük etki olduğunu düşünüyorum.