Bu yöresel ağızla böylenmiş bir söz dizimidir. Asıl bu deyimin doğrusu, “harman yeri dervişin” olması gerekir.
Bu deyimi bir öğretmen topluluğunda bunu bilip bilmediklerini sordum. Bilmediklerini söylediler. Onlar öğrenim dönemleriyle öğretmenlikleri döneminde çok değişik il, ilçe ve köylerde yaşadıkları için, kullanmışlardır diye düşünmüştüm. Ben de demek kullanılmıyormuş, ya tutarsa diye bunu bir hikayemle anlatayım dedim. Ama derviş kimdir, sahiden yaşamış mıdır, hikayemde anlatacağım gibi bir davranış sergilemiş midir hiçbir bilgim yok.
Ben doğma büyüme Seyfeliyim. O zamanlardaki Seyfe Gölü on bin yıl öncesinden gelmek-teymiş. Gölü besleyen sular kaynağından çıktıktan sonra üç kilometrelik yol kat ederek göle ulaşırdı. Kaynaktan çıkıp göle giden su tatlı su olduğundan onun çevresinde çok geniş bir alanı kaplayan kamışlık, sazlık ve çayırlık alanlar bulunuyordu.
Çocukluğumuzda atlarımızı ve öküzlerimizi işte o sazlık ve çayırlıklarda otlatırdık. Bu kamışlık ve sazlık alanlar o kadar çoktu ki, iki köyün sığırı her gün oralarda otladığı halde, otlağı yok edemezlerdi. Kalanını da köylüler tırpanla biçer, kuruduktan sonra da evinin bir arsasına onları toplar, yığar, kışın yine hayvanlarının beslenmesinde kullanırlardı.
Bizler İlkbahar'ın son aylarına doğru öküz ve atlarımızı oralarda otlatırken o kurumaya bırakılan biçilmiş otlarla firik üterdik. Firik; buğday başlarının süt oluşumundan sonra yavaş yavaş kızarmaya başladığı dönemidir. Firik olan buğdayların olgunlarını ateşte ütmesi kolay olsun diye başaklarını kökleriyle birlikte sökerek toplardık. O kurumuş otlardan da yetecek kadar getirip, o firiğimizi ya bir subaşında ya da bir söğüt gölgesinde, otun ateşinde üterdik.
Hafif soğuduktan sonra ütülmüş başakları avuç içimizde ovalayıp ezdikten sonra bir elimizden diğerine dökerken nefesimizle üfleyerek, tanelerini kapçığı ve çöpünden temizleyip yerdik. O bizler için hem lezzetli bir yiyecek, hem de karnımızı doyuran bir besin kaynağı idi. Köylülerimiz topladığımız firik ve ütmekte kullandığımız o biçilmiş kurumuş otlarını yakmamıza kızıp öfkelenmezlerdi.
İşte biz iki arkadaş firiğimizi ütüp, soğumaya bırakıp, başında beklediğimiz sırada, bizlerden bir önceki nesillerden olan iki genç çıka geldiler. “Merhaba gençler. Firik mi üttünüz” deyip, soğumaya bıraktığımız ütülmüş firiğimizin başına oturdular. Meğer hazırlıklı gelmişler, sanki bizim hal ve hatırımızı soruyormuş gibi yaparlarken ikisi birden HARMAYERİ DERVİŞİN derken, bir anda tozu dumana katarak, ütülmüş firiğimizi, elleriyle toplayarak, önlerine yığdılar. Bizlerse, onlara baka kaldık. Çünkü onlara hoop, durun diyecek durumda değildik. Bir tanesi haydi dese, ikimizi birer koltuğuna alıp götürebilecek durumdaydı. Yine de hiçbir şey olmamış gibi bize üçer, dörder tane firik verip kalanını da alıp gittiler.
İşte “harman yeri dervişin” söz diziminin anlatımı bu...
Bu bizim hikayemiz yirminci yüzyılın ortalarında yaşadığım bir hikayenin içinde geçeniydi. Şimdi 21. yüzyılın başlarındayız. İşte Ortadoğu Projesi'ndeki Irak'ın, işte Arap Baharı'ndaki Libya'nın durumu… Varın siz ve benzerleri deyin, isterseniz Sevr ile Osmanlı'nın paylaşımını da örnekleyin.