Nişantaşı'ndaki işlek sokakta, yetmiş yaşlarında, dinç, gözleri cin cin bakan adamın elinde tomarla renkli broşürler var. Broşürlerde “Van, can”, “Van'ın kanını akıtan hırsızlara, vurgunculara ceza”, “ Van için tek yürek olmak gerek”, “Van'ı anmayanın yarını olmayacak”, “ Van'ımız canımız” yazılı. Adam broşürleri önünden geçenlere uzatıyor, duygulu bir ses tonuyla, “Hanımefendiler, beyefendiler, Van'ı unutmayalım. Yarın, Tanrı korusun, yeri sallayıp yıkan, deprem felaketi, eğer yolunu çevirirse İstanbul'a bizler, tümümüz canımızı enkazların altına gömülü bulabiliriz” diye sesini yükselterek bağırıyordu.
Kürk mantolu bir kadın adamın önünde durdu.
- Beyefendi, niçin sesinizi bu kadar yükseltip çevreyi rahatsız ediyorsunuz?
“Lütfen, lütfen” dedi adam, mavi gözlerini ayırıp, şaşırarak baktı kadının yüzüne.
- Hanımefendi, bir saniye beni dinler misiniz?
Kadın, kaşlarını çatıp:
- Buyurun...
- Hanımefendi, size şunu tüm içtenliğimle temin ederim ki, bu işin şovmenliğine soyunmuş, soysuz biri değilim.
- Aman efendim estağfurullah beyefendi, suçlamayın kendinizi.
- Hanımefendi, kabul ediyorum. Duygularımı kontrolsüz kullanıp, çevreyi rahatsız ettiğimin farkındayım. Ama ne de olsa insan içinde bulunduğu koşulların insanıdır. Ben 1999 Yalova depreminde, üç can parçasını yitiren biriyim. Bu nedenle deprem acısı beni, af buyurun, biraz metabolizmamı bozuyor. Şu anda sesimi kontrol edemememin nedeni budur. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim dedi.
Kadın, yaşlı adama gösterdiği tepkiden duyduğu pişmanlıkla, sol elini adamın omzuna koydu, “Lütfen beni bağışlayın beyefendi. Ben de Van'da ve ilçelerinde yaşanan olaylardan çok etkilendim. Ben emekli edebiyat öğretmeniyim. Doğma büyüme Nişantaşlıyım. Ama üniversiteden mezun olduktan sonra ilk görev yerim Van ilindeki lisede edebiyat öğretmenliği oldu. Yedi yıl görev yaptım o topraklarda. Bu nedenle o yörenin, bölgenin çocuğunun, ananın, babanın, hatta dağdaki çobanın duygularını bilirim. Sizin acınıza ve paylaşım duygunuza yürekten katılıyorum” dedi.
Adam rahatlamıştı. Bu arada çevresine birikenler ikisinin konuşmalarını dinlerken karşılıklı söylenmeler, yorumlar başladı.
- Bu bey haklı, ama…
- Aması ne?
- Valla çok yinelenen bir söylem olacak belki ama şu bir gerçek ki, biz her şeyi çok çabuk unutan bir toplumuz.
- Bence öyle sayılmaz.
Bir başkası:
- Bence doğru söylüyor. Her deprem sonrası çürük yapılardan söz ediliyor. Ama hiç kimse bir şey yapmıyor. Çünkü yapıyı yapıp vatandaşa satıyorlar üç kağıtçılar.
- Bu da doğru da, artık öyle olmayacak.
- Ben pek sanmıyorum dedi. Uzun bıyıklı kirli sakallı genç.
- Bakın siz inanın ya da inanmayın, Başbakan kararlı.
- Vallahi geçmişte belediye başkanlığı yapan başkanlardan biri, İstanbul yıkıla yıkıla güzelleşir diyordu.
- Doğru...
- Doğru da, şimdi de başka biçimde hovardaca kullanıyorlar, kirletiyorlar İstanbul'u.
- Nasıl yani?
- Şöyle, bakın İstanbul'un Pendik, Kartal, Beykoz, Şile, Çatalca gibi ilçelerin ve daha birçok ilçenin içi ve çevresi villalarla doldu. Gidin Çatalca'ya, Silivri'ye tarım arazilerinde mantar gibi villalar dolu. Çoğu da boş.
- Doğru yayılmışlar tarlalara.
- Ben mimarım. İngiltere'de Almanya'da da bulundum. Maalesef biraz önce Beyefendinin dediği gibi biz İstanbul'un 1950'deki göçle başlayan gecekondu yağmacılığıyla katlettik. Hâlâ o gecekondularda yaşayan milyonlarca insan var İstanbul'da. Şimdi ne yapıyoruz? Dağa taşa, villa… Villa ne demek? Yaygın yerleşim yeri, araziyi horca kullanmak demek. Şimdi, okul yapacak arsa bulamıyor devlet. Niçin hovardaca harcanan villa tutkusu? Çoğu boş. Sözde yatırım için elde tutuluyor. Pendik'te, Kurtköy'de binlerce boş villa var. Bakın çok geçmeyecek on yıl önce yapılan villalar, belki beş yıl sonra yıkılıp, emsal yükseltecekler. Gidin Bostancı'ya bakın. 15 yıl önceki villaların kaçı var? Binde biri bile kalmadı. Hepsi, emsal yükseltip çok katlı oldu.
- İşte kentsel dönüşüm programı bunun için yani, beyefendinin belirttiği hovardaca arsa kullanımının belini kıracak proje dedi.
- İnşallah sürdürülür, uygulamaya konulur da İstanbul kurtulur, dedi yaşlı adam çevresindekilere.
- Hanımlar, beyler, Can-Van-Kan. Bakın şu rastlantıya. Can-Van-Kan. Diliyor ve istiyorum ki, canımız yanmasın, Van'ımız bir daha kana bulanmasın...
Genç kız, “Ama önce akıllı uygulamaları ertelemeden sürdürmeliyiz bence.” dedi.
Bir başkası, “Hırsız yapsatçılara da bağışlamadan hesap sormalı ki, bir daha bu alçaklığı yapmasınlar...”